Kabri Şerifleri

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Kabri Şerifleri Bağdat’ın yanındaki Kazimeyn şehrindedir.

Reklamlar

İmam Musa Kazım Hakkında Soru-Cevaplar

S. 1- İmam Musa Kazım (a.s)’ın meşhur lâkapları nelerdir?
C. 1- Abd-u Salih, Kazım, Bab’ul- Havaiç.

S. 2- İmam Musa Kazım (a.s)’ın künyeleri nelerdir?
C. 2- Ebu’l Hasan, Ebu İbrahim.

S. 3- İmam Musa Kazım (a.s)’ın anne ve babasının isimleri nelerdir?
C. 3- Babasının adı, İmam “Sadık”, annesinin adı ise “Hamide”dir.

S. 4- İmam Musa Kazım (a.s) ne zaman ve nerede dünyaya gelmiştir?
C. 4- Hicretin 128. Yılının Sefer ayının yedisinde Pazar günü sabahı, Mekke ile Medine arasında yer alan “Ebva” köyünde dünyaya gelmiştir.

S. 5- Kazım’ın manası nedir ve neden İmam Musa bin Cafer’e “Kazım” diyorlardı?
C. 5- “Kazım” öfkesini sindiren manasına gelir. Zalimlerin zulmüne sabrettiğinden, öfkesini yendiğinden, suçluların suçunu affettiğinden ve çok halim olduğundan dolayı “Kazım” olarak meşhur olmuştur.

S. 6- İmam Musa Kamı (a.s)’ın hayat dönemi kaç bölüme ayrılır?
C. 6- İki bölüme ayrılır:
1) İmametinden önceki dönem.
2) İmametinden sonraki dönem.

S. 7- İmam Musa Kazım(a.s)’ın imamet dönemi kaç yıl sürmüştür?
C. 7- Otuz beş yıl.

S. 8- İmam Musa kazım (a.s)’ın, meşhur ve seçkin olan iki çocuğunun isimleri nelerdir?
C. 8- İmam Ali Rıza ve Hz. Fatime-i Masume (a.s).

S. 9- İmam Musa Kazım (a.s)’ın zahiri, batini ve ahlaki sıfatları nasıldı?
C. 9- İmam Musa Kazım (a.s) orta boylu, nur yüzlü, siyah saçlı ve esmerdi. Bedeni çok ibadet ettiğinden dolayı zayıf, ama güçlü ruha sahipti. İmam Musa Kazım (a.s) çok ibadet ettiğinden dolayı “Abd-u Salih” lakabıyla meşhur olmuştur. Bağışta babaları gibi cömert ve bağışlayan idi. İmam Kazım (a.s) çoluk çocuğuna ve hizmetçilerine karşı çok şefkatli idiler.
Daima yoksul ve fakirleri düşünüyordu. Hüzünlü ve güzel sesle sürekli Kur’ân okuyordu; Kur’ân okuduğunda halk, evinin etrafında toplanıp şevkten ağlıyorlardı. Medine halkı, ona çok gayretli olduğundan dolayı “Zeyn’ul- Müçtehidin” lakabı vermişlerdi.

S. 10- İmam Musa Kazım (a.s) hangi halifenin zamanında yıllarca zindanda kaldı?
C. 10- Abbasi halifelerinin beşincisi olan Harun Raşid’in hilafeti zamanında.

S. 11- “Zeyn’ul- Müçtehidin” hangi İmamın lakabıdır?
C. 11- İmam Musa Kazım (a.s)’ın lakabıdır.

S. 12- İmam Musa Kazım (a.s) kimin emriyle ve kaç yaşında zehirlendi?
C. 12- 55 yaşında.

S. 13- İmam Musa Kazım (a.s) ne zaman ve nerede şahadete eriştiler?
C. 13- Hicretin 183. Yılında, Recep ayının yirmi beşinci günü, Bağdat’ta zindanda zehirletilerek şahadete eriştiler.

S. 14- İmam Musa Kazım (a.s)’ın, şehit edildiği zindanın ismi nedir ve o zindan nerededir?
C. 14- Zindanın ismi; “Zindan-i Sindi bin Şahik”tir ve bu zindan Bağdat’tadır.

S. 15- Hangi İmam şehit olduktan sonra halkla konuştu?
C. 15- İmam Musa Kazım (a.s) şehit edildikten sonra, Sindi bin Şahik, Hazretin mübarek na’şının Bağdat köprüsünün üzerine bırakılmasını emretti, kendisi de halka; “Musa bin Cafer kendi eceliyle ölmüştür.” diye ilan etti. Nakledildiğine göre halis sevenlerinden biri Hazretin mübarek na’şının yanına gelerek şöyle dedi: “Ey Peygamber’in evladı, sen doğru konuşansın, baban da doğru konuşandı, acaba seni öldürdüler mi yoksa kendi ecelinle mi öldün?”
İmam (a.s) bunun üzerine: “Katlen, katlen, katlen!” (Üç defa tekrarlayarak; Beni öldürdüler!) buyurdu.

S. 16-Hangi imam, zindanda işkence edildiği zincirlerle defnedilmesini vasiyet etmiştir, bunun sebebi ne idi?
C. 16- İmam Musa Kazım (a.s) kendilerine işkence edildiği zincirlerle defnedilmesini vasiyet etmiştir. Sebebi, ceddi Resulullah (s.a.a) ve annesi Fatımat’üz- Zehra’yla (a.s) karşılaştığında “Bana zindanda bu zincirlerle işkence ediyorlardı” demesi için olabilir.

S. 17- İmam Musa Kazım (a.s)’ın kabri nerededir?
C. 17- Bağdat’ın yanındaki Kazimeyn şehrindedir.

İmam Musa Kazım’ın Ahlakı-5

Allah’ım, kaçarsam beni bulursun; firar edersem, beni yakalarsın. O halde senin huzurunda zelil, boynu bükük ve hakir olarak durmuş bulunuyorum. Eğer cezalandırırsan, bunu hakketmişim ve ey Rabbim, bu senden taraf bir adalettir. Eğer affedersen, şüphesiz sen kötülükleri affedensin; affın ve rahmetin beni kuşatmış olur ve afiyetin (bağışlaman) beni sarmış olur.

Allah’ım, o halde güzel isimlerin ve perdelerin örttüğü güzelliğin hürmetine senden, bu tahammülsüz cana ve bu güçsüz bedene acımanı istiyorum. Güneşin sıcağına dayanamayan bu zayıf beden, cehennem ateşine nasıl dayanabilir! Yıldırım sesini duymaya tahammülü olmayan, gazabının sesine nasıl dayanabilir!

Allah’ım, o halde bana acı; çünkü ben hakir bir fakirim ve değersiz bir insanım. Beni azaba çarptırmış olursan, azaba çarptırılmam zerre kadar olsun saltanatını artıracak değil; bana azap edilmekle saltanatın artacak olsaydı, azaba karşı sabretmeyi senden isterdim ve bunun senin olmasını isterdim. Fakat saltanat ve mülkün, itaat edenlerin itaatiyle artmasından ve günahkârların da günahıyla azalmasından daha büyük ve daha kalıcıdır. O halde ey merhametlilerin en merhametlisi, beni bağışla; Muhammed ve Ehl-i Beyti’ne salat eyle ve bizden taraf müslümanları mükafatlandırdığın en güzel bir mükafatla O’nu mükafatlandır; ey alemlerin Rabbi olan Allah!”[1]

  Her Gün Mağfiret Dilemesi

İbrahim bin Ebî’l- Bilad diyor ki:

“İmam Musa bin Cafer (a.s) bana buyurdu ki:

“Ben, her gün Allah Teala’dan beş bin kez mağfiret diliyorum.” (İmam -a.s- benim şaşırdığımı görünce:) “Beş bin kez istiğfar etmek çok mudur?” diye buyurdular.”[2]

  Gece Mağfiret Dilemesi

Seyyid bin Tavus (r.a) diyor ki:

“…İmam Musa bin Cafer (a.s) geceyi sehere kadar sürekli mağfiret dilemekle geçiriyordu.”[3]

Çoğu Zamanlar Okuduğu Dua

İbn-i Şehraşub diyor ki:

İmam Musa bin Kazım (a.s) çoğu zaman şu duayı okuyordu:

“Allah’ım, ölüm vakti rahatlık ve hesap vakti ise âf diliyorum senden.”[4]

İmam (a.s) bu duayı (durmadan) tekrarlıyordu.”[5]

 Zemzem Suyunu İçerken Okuduğu Dua

Ahmed bin Halid diyor ki:

İmam Musa Kazım (a.s) zemzem suyunu içtiğinde şöyle diyordu:

“Bismillah, el-hamdu lillah, eş-şükrü lillah.”

(Allah’ın adıyla, bütün hamt ve şükürler Allah’a mahsustur.)[6]

Yüz Defa Söylediği Zikir

İmam Sadık (a.s) buyurmuştur ki:

“Kim, sabah ve akşam namazından sonra yedi defa: “Bismillah ve velâ havle velâ kuvvete illa billah” derse, Allah-u Teala yetmiş çeşit belayı ondan uzaklaştırır…”

İmam Musa bin Cafer (a.s) buyurdular ki: “Ben, o zikri yüz defa söylüyorum.”[7]

Evinden Çıkarken Okuduğu Dua

İmam Rıza (a.s) buyurmuştur ki:

“Babam (Musa bin Cafer -a.s-) evinden çıkarken şöyle diyordu:

“Rahman ve Rahim Allah’ın adıyla. Allah’ın güç ve kudretiyle, benim güç ve kudretimle değil; hayır, ey Rabbim, rızkına yönelerek senin güç ve kudretinle evden çıkıyorum. O halde beni afiyet ve esenlikle evime döndür.”[8]

 


 

[1] – Bihar, C. 87, S. 229, H. 42.

[2] – Bihar, C. 93, S. 282, H. 26.

[3] – Bihar, C. 102, S. 16, H. 10.

[4]- Duanın Arapçısı şöyledir: “Allahumme innî es’eluk’er- rahete ind’el- mevt, ve’l- affe ind’el- hesap.”

[5] – Menakıb-i İbn-i Şehraşub, C. 4, S. 318.

[6] – Mehasin-i Berkî, C. 2, S. 400, H. 2400.

[7] – Bihar, C. 86, S. 112, H. 12.

İmam Musa Kazım’ın Ahlakı-4

Her Gün İçin Uzun Secdeleri

Sevbanî diyor ki:

“Ebu’l-Hasan Musa bin Cafer (a.s), on küsur yıl boyunca her gün için güneşin doğuşundan öğleye kadar secdeye kapanıyordu.”

İftarı

Halid bin Necih diyor ki:

“Ben Ramazan ayında İmam Sadık (a.s) ve İmam Musa Kazım (a.s)’la birlikte iftar ediyordum. İftar sofrasına getirilen ilk şey, sirke ve zeytin yağıyla ıslanmış bir kase tirit idi. İmam (a.s) ilk önce ondan üç lokma alıp yiyor ve daha sonra bir sahan yemek getiriliyordu.”[1]

  Ramazan Ayının Son On Günündeki İbadet

İmam Rıza (a.s) buyurmuştur ki:

“Babam, Ramazan ayının son on gününde her gece, önceki gecelerin müstahap namazlarına yirmi rekat daha artırıyordu.”[2]

Cuma Namazı İçin Hazırlanması

Saduk (r.a) diyor ki:

“İmam Musa bin Cafer (a.s) kendisini, Perşembe gününden, Cuma gününün (ibadeti) için hazırlıyordu.”[3]

Yaya Olarak Hacca Gitmesi

Ali bin Cafer diyor ki:

“Kardeşim Musa bin Cafer (a.s) ile dört umre yolculuğunda beraberdik. O, âilesiyle birlikte yaya olarak Mekke’ye doğru hareket ediyordu.”[4]

  İlk Mazlumu Ziyaret Etmesi

Ravi diyor ki:

“İmam Musa bin Cafer (a.s), Emir’ulMuminin Ali (a.s)’ın kabrinin kenarında şöyle diyordu:

“Selam olsun sana ey Allah’ın velisi (dostu); şehadet ediyorum ki, şüphesiz sen ilk mazlum ve hakkı gasp edilen ilk şahıssın.”[5]

Secdelerindeki Duası

İbn-i Şehraşub diyor ki:

İmam Musa bin Cafer (a.s) secdelerinde şöyle diyordu:

“İlahî, (gerçi) günah ve isyan kulundan taraf çirkindir ama af ve suçlardan geçmek senden taraf güzeldir.”[6]

 Diğerlerine Dua Etmeği Tavsiye Etmesi

Safvan bin Yahya diyor ki:

İmam Musa bin Cafer (a.s) buyuruyorlardı ki:

“Kim, mümin ve müslüman kadın ve erkeklerden birine dua ederse, Allah-u Teala, dua ettiği her mümine karşılık ona dua eden bir melek görevlendirir.”[7]

Zindandaki Duası

İmam Musa bin Cafer (a.s)’ı gözetim altında bulunduran casuslardan biri diyor ki:

Musa bin Cafer’in, dualarında şöyle dediğini çok duyuyordum:

“Allah’ım, sen biliyorsun ki, ben sürekli senden, ibadetin için meşguliyetten bir boşluk istiyordum. Allah’ım, sen de böyle yaptın; o halde sana hamd olsun.”[8]

Gece Namazı Mihrabındaki Duası

Ahmed bin Halid-i Berkî diyor ki:

İmam Musa bin Cafer (a.s), gece namazı için mihrapta durduğu zaman şöyle diyordu:

“Allah’ım, sen beni düzgün ve kusursuz yarattın; çocukken beni besleyerek eğittin ve beni diğerlerinden ihtiyaçsız kıldın…

Allah’ım, geçmişte benden vuku bulan kötülükleri biliyorsun; hem de onları benden daha iyi biliyorsun. Amel defterimde sıralanan suçlardan dolayı yazıklar olsun bana! Eğer her şeyi kapsayan affının, halime şamil olacağını umduğum yerler olmasaydı, (ümitsizlikten) helak olup giderdim. Eğer kulun günahından kaçması mümkün olsaydı, ondan kaçmaya en layık ben olurdum…

 


 

[1] – Mehasin-i Berkî, C. 2, S. 278, H. 1895.

[2] – Kurb’ul- Esnad, S. 207.

[3] – Men Lâ Yahzuruh’ul- Fakih, c.1, S. 416, H. 1228.

[4] – Bihar, C. 48, S. 100, H. 2.

[5] – Bihar, C. 100, S. 265, H. 3.

[6] – Menakıb-i İbn-i Şehraşub, C. 4, S. 318.

[7] – A’lam’ud- Din, S. 393.

[8] – Bihar, C. 48, S. 107, H. 9.

İmam Musa Kazım’ın Ahlakı-3

Sofrada Yeşillik Olmasına Özen Göstermesi

Muvaffak el-Medînî babasından, o da dedesinden şöyle dediğini naklediyor:

“İmam Musa Kazım (a.s) bir kimseyi benim peşimce gönderdi; (yanına vardığımda) beni yemek sofrasının başına oturttu. Sofrayı getirdiklerinde içerisinde yeşillik yoktu. İmam (a.s) yemekten el çekti. Sonra hizmetçiye: “Yeşilliği olmayan bir sofradan yemek yemediğimi bilmiyor musun? O halde yeşillik getir” diye buyurdular.

Hizmetçi yeşillik getirip onu sofranın üzerine bıraktığında, İmam (a.s) elini uzatarak yemek yemeğe başladı.”[1]

Akşam Yemeği

Süleyman bin Caferî diyor ki:

“İmam Musa bin Cafer (a.s), akşam yemeğini bir kekle olsa dahi terk etmiyordu ve buyuruyordu ki: “Akşam yemeği beden için bir güçtür.”[2]

Helvayı Sevmesi

Ahmed bin Harun bin Muvaffak el-Medinî babasından, o da babasından şöyle dediğini naklediyor:

“İmam Musa Kazım (a.s) bir gün, bir adamı benim peşim sıra gönderdi. Ben de onun yanına vararak onunla birlikte yemek yedim. Çok helva yiyince: “Ne kadar da bu helvayı seviyorsunuz!” dediğimde buyurdular ki:

“Biz ve Şialarımız helavetten (tatlılıktan) yaratılmışız; işte (bundan dolayı) helvayı seviyoruz.”[3]

Kötülük Edenlere Karşı Davranışı

İbn-i Esir şöyle diyor:

“İmam Musa bin Cafer (a.s)’ın “Kazım” diye lakap almasının sebebi, O’na kötülük edenlere iyilik ettiğinden dolayıdır. Böyle davranış, O’nun her zamanki adeti idi.”[4]

Yoksullara Yardımı

İrbilî diyor ki:

“İmam Musa bin Cafer (a.s), ailesi ve akrabalarıyla en çok irtibatı olan ve onlara ihsanda bulunan insanlardandı. Geceleri (tanınmayacak bir şekilde) Medine fakirlerini arayarak onlara para, un ve hurma veriyordu; onlar ise bu yardımların kimin tarafından yapıldığını bilmiyorlardı.”

Bağışı

Yahya bin Hasan diyor ki:

“İmam Musa bin Cafer (a.s), bir adamdan sevmediği bir şey kendisine ulaşınca (incindiğinde) bir kese dinar ona gönderiyordu. Onun para kesesi, iki yüzle üç yüz arası idi. İmam Musa Kazım (a.s)’ın para kesesi mesel olmuştu.”[5]

Hizmetçileriyle İstişare Etmesi

Hasan bin Cehm diyor ki:

Biz İmam Rıza (a.s)’ın babasını andığımızda buyurdular ki:

“Hiç kimsenin aklı, O’nunla eşit değildi. Bununla birlikte bazen kendisine: “Zenci hizmetçilerinden biriyle mi istişare ediyorsun?” dediklerinde: “Allah Teala, bazı sorunları bazen onun diliyle kolaylaştırıp halletmiştir” buyuruyordu.

Bazen İmam Kazım (a.s)’a, arazi ve bostan işleri konusunda bir şey önerdiklerinde İmam (a.s) onların dedikleri şekilde yapıyordu.”[6]

 


 

 

[1] – Avalim, C. 21, S. 206, H. 3.

[2] – Mehasin-i Berkî, C. 2, S. 198, H. 1580.

[3] – Kâfî,C. 6, S. 321, H. 1.

[4] – Kamil-i İbn-i Esir, C. 6, S. 164.

[5] – Kâfî, C. 5, S. 166.

[6] – Mekarim’ul- Ahlak, S. 335.

Şehadeti

Harun bir yıl hacca giderdi, diğer yıl ise savaşa. Bu yüzden 179 H.K. yılında hacca gitme sırası geldiğinde Medine’ye uğradı. Harun’u karşılamaya gelen Medine büyükleri arasında İmam Kâzım (a.s.) da bulunuyordu. Harun, İmam’ın gizli faaliyetlerinden haberdar olduğu için Resulullah’ın mezarı başında durup, İmam Kâzım’ın (a.s.) da bulunduğu Medine eşrafının gözleri önünde Resulullah’a (s.a.v.) hitaben şöyle dedi:

“Ya Resulullah, yapacağım bir işten dolayı senden özür diliyorum. Ben Musa b. Cafer’i tutuklayıp zindana atmak istiyorum. Çünkü O senin ümmetin arasında ihtilaf çıkarıyor ve onların kanının dökülmesini istiyor.”[1]

Halk, Musa b. Cafer’i (a.s.) Resulullah’ın (s.a.v.) oğlu bildiğinden dolayı Harun, Resulullah’tan (s.a.v.) özür dilemekle bir tezahürde bulunmak istedi. Böylece de böyle bir girişimin zihinlerde oluşturduğu soru işaretine cevap vermiş oldu. Çünkü böyle bir sorunun kaldırılması için, ümmet arasında ihtilaf çıkarmak cevabı iyi bir bahane idi. Zikrettiğimiz bu rivayetten, İmam Kâzım’ın (a.s.) Medine halkı arasında bir ağırlık ve saygınlığı olduğu anlaşılmaktadır. İşte bu yüzden de Harun öyle siyasi bir güç ve büyüklüğüne rağmen, halk tarafından gelecek olan eleştirilere maruz kalmasın diye yapmak istediği bu işe bir yorum getirmek zorunda kalıyor. Harun, Mescid’ün Nebi’de İmam Kâzım’ın (a.s.) tutuklanma emrini veriyor[2] ve İmam’ın da nerede zindana atıldığı halk tarafından bilinmesin diye iki kafile hazırlatıp birini Kûfe’ye ve diğerini de Basra’ya doğru gönderiyor.[3]

Harun, İmam Kâzım’ı (a.s.) Basra hakimi İsa b. Mansur’un yanına gönderdi. İmam bir süre onun zindanında kaldı ancak nitekim İsa bu işten bıkıp İmam’ı başka birine teslim etmesi için Harun’a bir mektup yazdı ve eğer onu başkasına vermezse kendisinin serbest bırakılacağını söyledi. İsa, bu süre zarfında İmam’ın aleyhinde bir delil bulmak için çok çalıştığını ama hiçbir delil bulamadığını da mektubunda bildirdi.

İsa’nın mektubuna şöyle devam etmesi daha çok dikkat çekmektedir:

. Hatta O, Allah’a dua etmekle meşgul olduğunda, senin veya benim hakkımda beddua edip etmediğini öğrenmek için O’nun dualarını dinliyordum ama O hep Allah’tan kendisi için rahmet ve mağfiret diliyordu.[4]

Bu, İmam’ın takva ve zühdünü ve aynı zamanda da takiyye ve faaliyetlerinin gizliliğini göstermektedir.

Nitekim İmam, Fazl İbn-i Rabi’e teslim edildi. İmam uzun bir süre onun zindanında kaldı. Fazl’dan, İmam’ı öldürmesi istendi ancak Fazl buna yanaşmadı. İmam’ı Fazl’dan alıp Fazl b. Yahya’ya teslim ettiler. İmam bir süre de onun zindanında kaldı. Tarihçilerin naklettiğine göre, Fazl b. Yahya İmam’a ihtiram gösteriyordu. Fazl b. Yahya’nın İmam’a ihtiram gösterdiği ve İmam’ın orada rahat bir şekilde yaşadığı Harun’a iletildi. Harun bu sırada Rakka’da[5] idi. Harun bu haberi alır almaz çok sinirlendi ve halifeye karşı isyan ettiğinden dolayı Fazl b. Yahya’ya lanet ve beddua edilmesini emretti. Bu işten dolayı da Fazl b. Yahya’ya yüz kırbaç vuruldu. Bu olaydan sonra İmam Kâzım (a.s.) ondan alınıp Sindi b. Şahik isminde birine verildi.[6]

Yahya b. Halid bu olaydan endişe duyarak Harun’un yanına gitti. Fazl’ın meydana getirdiği olaydan dolayı da özür dileyerek İmam’ı Sindi İbn-i Şahik’in eliyle şehid etti ve böylece de Harun’un isteğini yerine getirmiş oldu.

[7] Yahya b. Halid’in İmam Kâzım’ı (a.s.) şehid ettiği bazı rivayetlerde de yer almıştır. Eb’ul Ferec ve başkalarının nakline göre Yahya b. Halid zahirde başka bir şeyi bahane ederek Bağdat’a gitti ama onun asıl amacı İmam’ı şehid etmekti. Bundan da anlaşıldığı gibi, o bu işin sorumluluğunu açıkça yüklenmek istemiyordu. Yahya b. Halid, Hişam b. Hakem olayında İmam Kâzım’a karşı duyduğu düşmanlığı ortaya koymuştu. O halde “Yahya’nın İmam Kâzım’a (a.s.) batınî bir istek ve meyli vardı ancak Harun bundan haberdar değildi” içerikli hadisler doğru olmasa gerek.

İmam Rıza’dan (a.s.) rivayet edilen bir hadiste İmam Rıza’ya (a.s.) şöyle soruluyor: “Babanızı zehirleyen şahıs Yahya b. Halid midir?” İmam da cevabında, babasını zehirleyenin Yahya olduğunu doğruluyor.[8] Aynı mesele diğer hadislerde de teyit edilmiştir.[9]

Tarihçilerin ekseriyetinin itirafıyla İmam Kâzım (a.s.) şehid edilmiştir ve bunda da hiçbir şüphe yoktur. Ancak İmam gizlice şehid edildiğinden ve Abbasiler de İmam’ın kendi eceliyle dünyadan göçtüğünü halka bildirmelerinden dolayı, bazı tarihçiler bunun etkisinde kalarak İmam Kâzım’ın (a.s.) kendi eceliyle öldüğünü kitaplarında yazmışlardır. Bazı tarihçiler de İmam’ın şehid edildiğini bir ihtimal olarak zikretmişlerdir.[10]

İmam’ın şehid edilmesi hakkında üç muhtelif rivayet nakledilmiştir:

1. İmam Rıza’dan (a.s.) da naklettiğimiz gibi, İmam Kâzım (a.s.) zehirlenerek şehid edilmiştir. İmam’ın Yahya b. Halid tarafından şehid edildiğini bildiren rivayetler de bunu teyit etmektedir.

2.İmam Kâzım (a.s.) bir halının içerisinde sarılarak öylesine sıkılmış ve nitekim de şehid edilmiştir.[11]

3. Nakledilen başka bir rivayette de (Mustevfi nakletmiştir) Harun’ur Reşid’in eritilen demiri İmam’ın boğazına dökerek İmam’ı şehid ettiği söylenmiştir.[12]

Ancak İmam’ın zehirlenerek şehid edildiği daha meşhurdur. İmam şehid olduktan sonra mübarek bedenini halka ve Bağdat’ın büyüklerine gösterdiler. Bunun da iki nedeni vardı:

1.İrbili’nin yazdığına göre, Sindi b. Şahik, Meysem b. Adiy’nin de aralarında bulunduğu Bağdat’ın fakihlerini ve büyük şahsiyetlerini sesleyerek, İmam’ın mübarek cesedini onlara gösterdi ve İmam’ın cesedinde yara, cerahat ve boğulma izi olmadığını ve İmam’ın kendi eceliyle dünyadan göçtüğünü onlara anlattı.

2.Bazı Şiiler O Hazretin Mehdi olduğuna inanıyorlardı veya böyle bir inanca sahip olabilecekleri ihtimali vardı, bu yüzden İmam’ın cesedini Bağdat köprüsü üzerine bıraktılar ve Yahya b. Halid’in emriyle bağırarak şöyle dediler: İşte bu, Musa b. Cafer’in cesedidir. Rafiziler O’nun ölmediğine inanıyorlar. Halk gelip İmam’ın öldüğünü gözleriyle gördüler. Bundan sonra da İmam’ın cenazesini Bağdat’ın “Bab’üt Tin”deki Kureyşlilerin mezarlığına defnettiler.[13] Şeyh Saduk’un nakline göre İmam Musa Kâzım (a.s.) 183. H.K. yılının Recep ayının yirmi beşinde, Şeyh Müfid’in nakline göre aynı yılın Recep ayının yirmi dördünde ve Müstevfi’nin nakline göre de Sefer ayının on dördünde, Cuma günü şehid edilmiştir.

[1] – Mehasin-i Berkî, C. 2, S. 278, H. 1895.

[2] – Kurb’ul- Esnad, S. 207.

[3] – Men Lâ Yahzuruh’ul- Fakih, c.1, S. 416, H. 1228.

[4] – Bihar, C. 48, S. 100, H. 2.

[5] – Bihar, C. 100, S. 265, H. 3.

[6] – Menakıb-i İbn-i Şehraşub, C. 4, S. 318.

[7] – A’lam’ud- Din, S. 393.

[8] – Bihar, C. 48, S. 107, H. 9.

Sözleri

Sakın Allah’a itaat yolunda malını esirgeme. Çünkü onun iki katını Allah’ın masiyetinde günah yolunda harcarsın.

Mümin, iman ve bela açısından terazinin iki kefesi gibidir; İmanı arttıkça belası da çoğalır.

Kulu, Allah’ı tanımaktan sonra ona en yakın edecek şey, namaz kılması, ana ve babaya iyilik yapması, haset, bencillik ve övünmeyi terk etmesidir.

Allah’ın kulları arasında en kötü olan, kötü dili olduğu için halkın onunla oturup kalkmaktan çekindiği kimsedir.

Kendinize fakirliği telkin etmeyin, çünkü bunu yapan cimri olur. Kendiniz için uzun ömür göz önüne almayın, çünkü bu sizi ihtirasa kaptırır.

Ey Hişam! Hz. Mesih(İsa) havarilerine dedi ki; Küçük ve ehemmiyetsiz sayılan günahlar şeytanın tuzaklarından biridir. Şeytan onları size küçük ve ehemmiyetsiz gösteriyorlar, böylece onlar çoğalıyor ve sizi kuşatıyor.

Allah u Teala diğerlerine söven, ne dediğine ve ona ne dendiğine aldırış etmeyen hayası az kişiye cenneti haram etmiştir.

Ey hişam! Bütün insanlar yıldızları görür. Ama yıldızların seyrini ve duruş yerlerini bilenden başkası onlara bakıp yolunu bulamaz. Sizler de hikmet öğreniyorsunuz, ama öğrendiğiyle amel edenlerden başkası yolunu bulamaz.

Allah’ı tanıdıktan sonra, en büyük ibadet kurtuluşu İmam Mehdi’nin zuhurunu beklemektir.

Allah’a hamd-u sena etmeden ve peygambere salat göndermeden önce dua eden kimse, kirişsiz kemanla ok atan kişiye benzer.

Ey hişam! Akıllı insanlar, İlim ve Hikmetle birlikte olan sınırlı dünya imkanlarını, geniş dünyevi imkanlarla olan sınırlı ilim ve hikmete tercih etmişlerdir.

Nefsini heva ve hevesten korumak için onunla cihad et. Bu düşmanla cihad etmen gibi sana farzdır.

Her kim halka karşı gazabının önünü alırsa, Allah da kıyamet günü ona karşı azabın önünü alır.

Ey hişam! Ziraat yumuşak toprakta olur, taşın üzerinde değil. Böylede İlim ve Hikmet de alçak gönüllerde olur, müstekbirlerin kalbinde değil.

Ey Hişam! Lokman oğluna şöyle dedi: “İnsanların en akıllısı olmak istersen hakka boyun eğ. Ey oğul, dünya derin bir denizdir, insanların çoğu boğulmuştur onda. Yükü İman, Yelkeni Tevekkül, Kaptanı Akıl, Pusulası İlim, Lengeri Sabır olan Takva gemisiyle o denizde hareket etmelisin.

İnsanların bilmeleri gereken dört şey var: Allah’ını tanımak, Allah’ın ona neler yarattığını bilmek, Allah’ın ondan ne istediğini anlamak, onu dinden çıkaran şeyin ne olduğunu bilmek.

İnsanlara kendini sevdirmek aklın yarısıdır.

Çok gam, ihtiyarlık getirir.

Acelecilik, cehaletin ta kendisidir.

Anne ve babasını üzen, onlara asilik etmiştir.

Allah, ihtiyaç miktarınca yardım eder ve musibet miktarınca da sabır verir.

Emaneti eda etmek ve doğruluk, rızık getirir.

Musibet, sabreden kimseye birdir, sabretmeyen kimseye ise ikidir.

Zulmün zorluğunu, ancak zulme uğrayan kimse anlar.

Kim makam dilerse, helak olur ve kim bencil olursa helak olur.

Ey Hişam! Doğru konuşanın ameli de temiz olur.

Halka göz dikme, çünkü bu sıfat zelil olma ve alçalmanın anahtarıdır.

Hikmetli bir kelime, müminin yitik malıdır, öyleyse ilim peşinde koşun!

Şaka yapmaktan sakın, çünkü şaka, imanın nurunu yok eder.

Kim kötülüklerden rahatsız olmazsa, iyilik de onun yanında bir değer taşımız.

Her gördüğün şeyde bir öğüt vardır.

Allah’ın vereceği mükâfata yakini olan, cömertçe bağışta bulunur.

Mutedil davranan, muhtaç olmaz.

Tedbir, maişetin yarısıdır.

Kim ifrat ve tefritten sakınır ve kanaat ederse nimeti baki kalır. Kim de savurgan olur ve israf ederse nimeti yok olur.

Ey adam, Allah’tan kork. Helak olmana sebep olsa bile hakkı söyle. Çünkü gerçekte kurtuluşun ondadır. Ey adam, Allah’tan kork; kurtulmana sebep olsa bile batılı terket. Çünkü gerçekte helakın ondadır!

İmam Musa Kazım’ın Ahlakı-2

Oğlunu Methetmesi

İsmail bin Hattab diyor ki:

“İmam Musa bin Cafer (a.s)ın huzuruna vardığımızda oğlu Ali’yi (İmam Rıza’yı) methetmeye başlıyordu. Onu övüyor ve diğerleri hakkında söylemediği şeyi onun fazilet ve iyiliği hakkında söylüyordu. Güya bizi onun imametliğine hidayet etmek istiyordu.”[1]

Oğluna Karşı Davranışı

Süleyman bin Hafs şöyle diyor:

“İmam Musa bin Cafer (a.s), oğlu Ali’yi “Rıza” diye adlandırıyordu. Örneğin şöyle diyordu: “Oğlum Rıza bana dedi ki…” Ona hitap ettiğinde de: “Ya Ebe’l-Hasan!” diye hitap ederdi.”[2]

Oğlu Ali (İmam Rıza) Hakkında Tavsiyesi

Muhammed bin İshak babasından naklen diyor ki:

“İmam Musa bin Cafer (a.s), oğullarına şöyle buyuruyordu:

“Sizin bu kardeşiniz Ali bin Musa, Âl-i Muhammed’in (Peygamber ailesinin) alimidir. Öyleyse dininiz hakkında ondan soru sorun ve size söylediğini ezberleyin (onunla amel edin).”[3]

Musibet Sahiplerine Teselli Vermesi

Hişam bin Hakem diyor ki:

İmam Musa bin Cafer (a.s), ölüyü defnetmeden önce ve onu defnettikten sonra musibet görenlere teselli veriyordu.”[4]

Allah’tan Korkması, Halka Ümit Vermesi ve Kur’ân’ı Hazinle Okuması

Hafs diyor ki:

“İmam Musa bin Cafer (a.s)’dan (Allah’ın azamet karşısında) daha şiddetli korkan ve halka ondan daha çok ümit veren bir kimse görmedim. O, Kur’ân’ı hazin bir sesle okuyor ve adeta insanı kendisine muhatap kılıyordu.”[5]

İmam (a.s)’ın İbadet ve Zikri

Ammar bin Eban diyor ki:

Bacım, İmam Musa bin Cafer (a.s)’ın hizmetçisi idi. Ondan şöyle dediği bize naklolunmuştur:

“İmam Musa Kazım (a.s) yatsı namazını kıldığında, Allah’a hamd ediyor, O’nu ululuyor ve O’nu çağırıyordu; Gecenin yarısı geçinceye dek sürekli bu haldeydi. Sonra kalkıp namaz kılıyordu. Daha sonra sabah namazını kılıyordu. Daha sonra güneş doğuncaya kadar biraz zikir ediyordu…”[6]

Kur’ân Okuması

Yunanî diyor ki:

“İmam Musa bin Cafer (a.s), Kur’ân’ı herkesten daha güzel bir sesle okuyordu. Kur’ân okuduğunda mahzun oluyordu. O’nun Kur’an tilavetini dinleyenler ağlıyorlardı. (O’nun kendisi de) Allah korkusundan ağlıyordu; öyle ki mübarek sakalı göz yaşlarıyla ıslanıyordu.”[7]

Geceyi İbadetle Geçirmesi

İrbilî diyor ki:

“İmam Musa bin Cafer (a.s), gece nafilelerini kılıyor ve onları sabah namazına vaslediyordu (sabah namazına kadar ibadet ediyordu). Daha sonra güneş doğuncaya dek takibatla (dua ve zikirle) meşgul oluyordu…”[8]

Secdeye Kapanması

Ahmed bin Abdullah, babasından şöyle dediğini naklediyor:

“(Zindana bakmak için) Damın üzerinde oturmuş olan Fazl bin Rebiy’nin yanına gittim. Bana: “Bu odaya bak, ne görüyorsun?” dedi. (Ben de bakınca:) “Atılmış bir elbise görüyorum” dedim. O: “İyi bak, biraz dikkat et” dedi. Dikkatle baktığımda: “O, secde halinde olan bir kişidir” dedim. Bunun üzerine: “Onu tanıyor musun? O Musa bin Cafer’dir. Ben onu sürekli bu halde görüyorum. O sabah namazını kılıyor, güneş doğuncaya dek takibat (dua ve zikir) okuyor. Daha sonra secdeye kapanıyor ve öğleye kadar böylece secde halinde kalıyor. Namaz vakitlerini kendisine bildirmesi için birisini görevlendirmiştir. Ona namaz vaktinin girdiğini haber verdiklerinde, kalkıp abdest almaksızın namaza başlıyor; bu onun her zamanki adetidir.”[9]

İmam Musa Kazım’ın Ahlakı-1

Abd-u Salih Diye Adlanması

İbn-i Cevzî diyor ki:

“Haşimî hanedanından olan Ebu’l- Hasan Musa bin Cafer (İmam Kazım), çok ibadet ettiğinden, (Allah yolunda) gayretinden ve geceleri ibadetle geçirdiğinden dolayı “Abd-u Salih” diye çağrılıyordu.

İmam Kazım (a.s), kerim (bağış ve ihsanda bulunan) ve halim (yumuşak huylu ve sâkin tabiatlı) birisiydi. Bir adam ona eziyet edip incittiğinde, ona bir takım malî yardımlar gönderiyordu.” [1]

 Kazım Diye Adlanması

Rabiy’ bin Abdurrahman diyor ki:

“Allah’a and olsun ki, İmam Musa bin Cafer (a.s), ferasetli ve ileri görüşlülerdendi. Kendisinden sonra kimin onun imametinde kalacağını ve ölümünden sonra kimin ondan sonraki İmam’ı inkar edeceğini biliyordu. Bununla birlikte onlara olan öfkesini belirtmeyip yutuyor ve onlardan bildiği şeyi yüzlerine vurmuyordu. İşte bundan dolayı “Kazım” (öfkesini yutan) olarak adlanmış oldu.”[2]

Elini Yemekten Önce Yıkadığında Kurulamaması…

Murazim diyor ki:

“İmam Musa Kazım (a.s)’ı, yemekten önce abdest aldığında (veya ellerini yıkadığında) mendil ile ellerini kurulamadığını, yemekten sonra abdest aldığında (veya ellerini yıkadığında) ise mendil ile ellerini kuruladığını gördüm.” [3]

Muharrem Ayı Girdiğinde Güldüğünün Görülmemesi

İmam Rıza (a.s) buyurmuştur ki:

“… Babamın -Allah’ın selamı ona olsun- Muharrem ayı girdiğinde güldüğü görülmezdi. On güne kadar sürekli gamlı ve mahzun idi. Onuncu gün (yani Aşura günü) olduğunda, o gün onun musibet, hüzün ve ağlama günü olurdu ve buyuruyordu ki: “Bugün öyle bir gündür ki, İmam Hüseyin (a.s) bugünde şahadete erişmiştir.”[4]

Namaz Odası

İbrahim bin Abdulhamid diyor ki:

“İmam Musa Kazım (a.s)’ın namaz kıldığı odaya gittim. Odada hurma yaprağından yapılan bir sepet, asılmış bir kılıç ve Kur’an’dan başka bir şey yoktu.”[5]

Çalışması

Hasan bin Ali bin Ebî Hamza babasından naklen diyor ki:

“İmam Musa Kazım (a.s)’ın kendi arazisinde çalıştığını ve ayaklarının (şiddetli çalışmasından dolayı) ter içerisinde kalıp yaş olduğunu gördüm. Bunun üzerine: “Fedan olayım, işçiler neredeler?” diye sorduğumda buyurdular ki:

“Ey Ali, ben ve babamdan daha üstün olanlar arazilerinde elleriyle çalışmışlardır.”

“Onlar kimlerdir?” diye sorduğumda da buyurdular ki:

“Resulullah (s.a.a), Emir’ul- Muminin Ali (a.s) ve babalarım; onların hepsi elleriyle çalışmışlardır. Çalışmak peygamberlerin, vasilerin ve salih insanların işidir.”[6]

Şöhretli Elbiseden Kaçınması

Ravi diyor ki:

“İmam Musa Kazım (a.s) açısından, şöhretli (dikkat çekici ve parmakla gösterilen) elbise giymekten daha kötü bir şey yoktu. İmam (a.s), kendisine yeni bir elbise getirdiklerinde (ilk önce) onun yıkanmasını emrediyor, sonra onu giyiyorlardı.”[7]

Hz.Musa Kazım

Hz.İmâm Mûsâ-i Kâzım, Hicret’in 128. yılında Safer ayının 28. gününde Mekke ile Medine arasında Ebvâ denilen yerde dünyaya gelmişlerdir. Babaları Hz.İmâm Cafer’üs Sâdık, anneleri Hamide-i Berberiyye’dir.

Hz.İmâm Mûsâ-i Kâzım’ın künyeleri; “Ebû’l-Hasan, Ebû İbrahim”dir. Lâkapları; “Kâzım, Âlim, El Abd’üs-Salih, Zeynel-Müteheccidin”dir.

Hz.İmâm Mûsâ-i Kâzım’ın, 18 erkek 19 kız olmak üzere 37 evlâtları olmuştur. 20 yıl babalarıyla yaşamışlar, ömürlerinin kalan kısmını; Mansur, Mansur’un oğulları Mehdî ve Mûsâ ile Mehdî’nin oğlu Hârun’ür-Reşid’in hükümdarlıkları devrelerinde geçirmişlerdir.

Hz.İmâm Cafer’üs Sâdık, çeşitli münasebetlerle kendilerinden sonra Hz.İmâm Mûsâ’i Kâzım’ın, imâmet makamına geçeceklerini bildirmişlerdir. Hz.İmâm Cafer’üs Sâdık’ın bütün ashâbı ve oğulları kendilerinden sonra Hz.İmâm Mûsâ-i Kâzım’ın imâmetinde, ittifak etmişlerdir.

Hz.İmâm Cafer’üs Sâdık’ın oğullarından Ali buyurur ki;
“Babam Ca’fer bin Muhammed; «Oğlum Mûsâ’ya saygı gösterin; O evlâdımın en üstünüdür, en bilginidir; yerime geçecek olan ve Âdem evlâdı içinde, Allah hücceti bulunan o’dur buyururlardı.»” Ali, Hz.İmâm Mûsâ-i Kâzım’dan rivâyetlerde de bulunmuştur. İmâmiyye fıkhının birçok meselesi, onun rivâyetlerine dayanır.

Hz.İmâm Mûsâ-i Kâzım’ın, zamanlarında; zühd ve takvâ bakımından eşleri yoktu. Gecelerini ibâdetle, gündüzlerini itâatla, halka yardımla, halkı irşâdla geçirirlerdi; pek az uyurlardı. Münâcaatlarında ağlarlar, gece namazlarını bırakmazlar, bu sûretle kendisine uyanların, korkuyla ümid arasında bulunmasını hareketleriyle, halleriyle ihtâr etmiş olurlar, mü’minlere örnek olurlardı.

Hz.İmâm Mûsâ-i Kâzım münâcaatlarında;
“Ölüm anında rahat, hesap anında af ve mağfiret” dilerler; “Kulundan suçlar, günahlar çoğaldı; ama katından da bağışlamak pek güzel bir lûtuf ve ihsân var” buyururlardı.

Hz.İmâm Mûsâ-i Kâzım, ataları Hz.Ali’nin ve kendilerinden önceki imâmların yollarını tutmuşlardı. Geceleri içi ekmek, et, para-pul dolu zembili sırtlarına vururlar, yoksulların, kimsesizlerin, yetimlerin evlerini tek tek dolaşırlar, kendilerini tanıtmadan onların ihtiyaçlarını giderirler, yine gizlice evlerine dönerlerdi.

Hz.İmâm’ın Medine’de, devamlı aleyhlerinde bulunan bir kişi vardı; bu işte pek ileri gitmişti. Hatta Hz.İmâm’ın ashâbından, onu öldürmek için izin isteyenler bile olmuştu. Yine birkaç zât bu istekte bulundukları bir gün;

Hz.İmâm:
“Durun” buyurdular; “Şimdi ben onu uyarırım.”
Ve katırlarına binip hayvanı, o adamın tarlasına sürdüler. Adam bunu görünce şiddetle bağırıp çağırmaya koyuldu. Hz.İmâm hiç aldırış etmeden o adamın yanına varıp selâm verdiler ve güler bir yüzle;
“Bu hareketim sana kaça mal oldu?” buyurdular.
Adam:
“Yüz altına” dedi.
Hz.İmâm:
“Bu tarladan ne kazanacaksın, ne umuyorsun?” diye sordular.
Adam:
“Ben gaybi ne bileyim” dedi.
Hz.İmâm:
“Sözüme dikkat et; ben de gaybi bilmem, ne umuyorsun diyorum” buyurdular.
Adam, biraz düşünüp;
“İkiyüz altın” dedi.
Hz.İmâm Mûsâ-i Kâzım, koltuklarındaki keseyi çıkarıp içindeki üçyüz altını adamın ayaklarının dibine döktüler ve dediler ki:
“Bu, zararının ve ümidinin karşılığı; tarlan da senin, ne kazanırsan kazanırsın; Allah umduğunu nasib etsin.”

Adam, bu hareket karşısında şaşırdı; birden Hz.İmâm Mûsâ-i Kâzım’ın ayaklarına kapanmak istedi, Hz.İmâm ise katırlarına binip döndüler. Bundan sonra o kişi sesini kesti. Aynı adam bir gün Hz.İmâm Mûsâ-i Kâzım’ı Resûlullah’ın mescidinde görünce, Kurân-ı Kerîm’in şu âyet-i kerîmesini okuyup; «Peygamberliğini kime vereceğini Allah, daha iyi bilir.» (En’am 124. Âyet) Hz.İmâm Mûsâ-i Kâzım’ın Şecere-i Nübüvvet’e mensûb bulunduğunu tasdik etti.

Hz.İmâm Mûsâ-i Kâzım’ın bilgilerinin sınırı yoktu; olamazdı da. Hz.İmâm’ın zamanlarında, yoksullara ihsân buyurdukları keseler, Hicazlılarca dillerde söylenir olmuştu. İhsân da bulundukları keselerdeki para miktarı, iki yüzle üçyüz altın arasındaydı.

Abbas oğullarından Mansûr, “Seffâh-Kan dökücü” lâkabıyla anılan kardeşi Abdullah’tan, çok daha zâlim bir kişiydi. Hele Hz.İmâm Hasan evlâdının kıyâmları dolayısıyla, onlara pek çok zulümlerde bulundu, pek çoğunu şehit ettirdi. Mansûr; Abbas oğulları devletinin kurucusu olan ve kendisi tarafından “Ebû Mücrim” diye anılan Ebû Müslim’i öldürttü; amcası Abdullah bin Ali, Abbas’ı feci bir surette katlettirdi ve kendisi de Hicri 158. yılında öldü.

Mansûr ölünce, yerine şiire ve zevke düşkün olan oğlu Mehdî Halîfe oldu. Mehdî’nin ölümünden sonra, yerine oğlu Mûsâ’l Hâdi geçti. Mûsâ’l Hâdi’nin saltanatı da pek az sürdü ve Hicri 170. yılında o da öldü.

Bunlardan sonra halîfelik makamına Hicri 170. yılında, “Reşid” lâkabıyla tanınan kardeşi Hârun’ür-Reşid geçti. Hârun’ür-Reşid, saraya içkiyi, müziği ve raksı ilk olarak sokan Abbasi halîfesidir.

Hârun’ür-Reşid’in devri; edebiyat, ilim ve fen bakımından Abbas oğullarının en muhteşem devridir. Hârun’ür-Reşid imparatorluk sınırlarını genişletmiş, çağının tek kudretli hakimiyetini kurmuştu; fakat saraya mensûb olanlardan, saltanat erkânına dayananlardan başka, halk alabildiğine sefâlet içindeydi. Çâresizlerin feryâdlarını, iniltilerini sefâhat nâraları ve saz sesleri, duyurmamaktaydı.

Hârun’ür-Reşid, bütün debdebesine, saltanatına rağmen bu sefâhata karşı durabilecek kudret sahiplerinden, her an korkmaktaydı; bunların başında da zamanın imâmı, Allah’ın hücceti Hz.İmâm Mûsâ-i Kâzım vardı.

Hârun’ür-Reşid, Hz.İmâm Mûsâ-i Kâzım’ın üstünlüğünü bilmez değildi. Hârun, Hicri 179. yılında Medine-i Münevvere’ye gittiği zaman, Ravza-i Mutahhara’yı ziyâret ederken, Resûlullah’a; “Selâm sana Yâ Resûlullah, Ey amcamın oğlu” diye selâm vermişti. Hz.İmâm Mûsâ-i Kâzım’ın selâmlarıysa; “Selâm sana Yâ Resûlullah, selâm Ey babam” tarzındaydı. Hârûn’un içini burkutmuştu bu selâm; ama yine de Hz.İmâm’a dönüp; “Evet” demişti; “Doğru söyledin Ey Eba’l Hasan, bu övünç size düşer.”

Hârun’ür-Reşid, Mekke-i Mükerreme’de, Hz.İmâm Mûsâ-i Kazım’a büyük bir saygı göstermiş, sonradan henüz Hz.İmâm’ı tanımayan Me’mun’a;
“Bu” demişti; “İnsanların imâmıdır, Allah’ın, halka hüccetidir.”
Ve bir müddet sustuktan sonra;
“Ama” demişti; “Aleyhime küçücük bir hareketini duyarsam, anlarsam, bugün öptüğüm o başı kılıçla bedeninden ayırırım; çünkü saltanat kısırdır.”

Hârun’ür-Reşid, Hz.İmâm Mûsâ-i Kâzım’ın devlet ve iktidar aleyhine kıyâm etmeyeceğini biliyordu; fakat yine de şüphe içindeydi.

Hz.İmâm Mûsâ-i Kâzım, hayatta oldukça Hârun’ür-Reşid bir türlü rahat edemiyordu. Nihayet Hz.İmâm’ı tutturup zincire vurdurdu. İki mahâfil tertip ettirdi, katıra yükletti. Mahâfillerin üstleri, yanları örtülüydü. Birini Basra’ya, öbürünü Kûfe’ye yolladı. Hz.İmâm Mûsâ-i Kâzım, Basra’ya yollanan mahâfildeydi. Hârun’ür-Reşid, bu tertiple Hz.İmâm’ın nereye gönderildiğini halktan gizlemek istiyordu. Hz.İmâm, Basra’da Mansur oğlu Cafer’in oğlu İsâ’nın murâkabesi altına verilerek hapsettirilmişti.

Hz.İmâm Mûsâ-i Kâzım’ı şehit etmesini emreden Hârun’ür-Reşid’e, İsâ:
“Bunca zamandır hapsimde; gözcülerim boyuna onu gözlüyorlar, ibâdetten başka birşeyini görmediler; hatta ne sana, ne bana, ne de başka birine ileniyor, onu öldürmem şöyle dursun, hapsedilmesine bile râzı değilim, ne yaptıracaksan başka birine yaptır, yoksa ben onu bırakmayı kuruyorum” meâlinde bir mektup gönderdi.

Bunun üzerine Hârun’ür-Reşid, Hz.İmâm’ı Bağdat’a getirtti. Bağdat’da Hz.İmâm’ı, önce Rabî oğlu Fazl’a, ondan sonra Yahyâ Bermekî’nin oğluna teslim etti. Onlar da Hz.İmâm Mûsâ-i Kâzım’a sûikastta bulunmaktan çekindiler. Sonunda Hz.İmâm Sindî bin Şâhik adlı birisine teslim edildi.

Hz.İmâm Mûsâ-i Kâzım, Bağdat’da 3 yıl yaşadılar, bu müddetin çoğunu hapiste geçirdiler. Sonunda Hârun’ür-Reşid’in emriyle, Sindî adındaki kişi tarafından, kendilerine zorla zehirli hurma yedirilerek, zehirlettirildi.

Rivâyete göre; üç gün önce Sindî bin Şâhik, Hz.İmâm’ı tanıyan ve sayan birçok kişiyi evine çağırmış, Hz.İmâm’ı onlara gösterip hiçbir sûretle kendilerine kötülükte bulunulmadığını, haklarında saygıdan başka bir şey gösterilmediğini, cebir, şiddet ve işkence yapılmadığını, aç ve susuz tutulmadığını söylemiş, hattâ evvelce yazılıp hazırlanmış olan ve bunları ihtivâ eden bir kâğıdı da gelenlere imzalatmıştır. Hz.İmâm Mûsâ-i Kâzım ise bu sözlere, bu harekete karşı, dokuz zehirli hurma ile zehirlendiklerini, iki-üç gün sonra vefât edeceklerini bildirmişlerdir.

Şehâdetleri, Hicri 183. yılı (Milâdi 799), Recep ayının 25. günüdür. Ömürleri müddeti 55 yıl, 5 ay, 18 gündür. Hz.İmâm Mûsâ-i Kâzım’ın cenâzeleri teşyi edilirken de, birkaç yerde ve Bağdat köprüsünde, halka; “Bu Mûsâ bin Cafer’dir; eceliyle vefât etmiştir; gelin, bakın, görün” diye münâdiler seslenmişler ve kefenleri açılıp halka gösterilmişti. Bu sûretle, tabiî ölümle vefât ettikleri hakkında, halkta umûmi bir kanâat elde edilmeye çalışılmıştır.
Hz.İmâm Mûsâ-i Kâzım, Bağdat’ta “Kureyş Makberesi”denen yere defnedilmiştir. Sonradan Hz.İmâm Muhammed’üt-Takiy’de yanlarına defnedildikleri için, iki kubbeli türbelerine ve türbenin bulunduğu yere “Kâzımiyye” denilmektedir.

Kendilerinden sonra imâmet, oğlu Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ’ya intikal etmiştir.
En doğrusunu Allah bilir.

Vecîzelerinin Bir Kısmı

Allah’ın insanlara bir açık, fakat bir de kapalı delili vardır. O’nun açık gözle görülür delilleri; Peygamberler’dir, İmâmlar’dır. Gizli delili ise akıllarıdır. Akıllı olan helâle şükreder, harama da sabır gösterir, ona yaklaşmaz.
Allah’tan sakın da bâtılı, yalanı bırak. Kurtuluşun onda bile olsa, bâtıla yaklaşma. Çünkü helâkın ondadır.
Allah’tan sakın da doğru söyle! Hatta helâk olacağını bilsen de doğruluktan ayrılma! Kurtuluşun burdadır.
Biri gelir de sağ kulağınıza kötü bir söz söyler, sonra da sol kulağınıza eğilir, bu davranışından dolayı özür dilerse, onun bu özürünü kabul edin. «Hiçbir şey söylemedin ki deyin!»
Elinde bir ceviz olsa, halk ise elinde inci olduğunu iddia etse; ne zararı var. Avucundaki inci olsa da halk ceviz var dese, ne faydası var. Hiçbir insan yoktur ki, gönlü alçak olsun da yükselmesin! Hiçbir insan yoktur ki, kendini yüksek görsün de alçalmasın!
İnsanlığı olmayanın dîni yoktur. Aklı olmayanın insanlığı yoktur. Akıllı olan, yalan olduğu meydana çıkacak sözü söylemez. Verilemeyecek şeyi birinden istemez. Gücü yetmeyecek şeyi yapmağa kalkışmaz. Reddedileceğini tahmin ettiği şeyi ummaz. Başaramayacağı işe koyulmaz.
İyi komşuluk; eziyetten kaçmak değil, ona sabır göstermektir.
İyi nasîhat veren akıllı kişi ile düş kalk ki, bu doğru yolu bulmak, berekete kavuşmaktır. Başarıya ulaşmaktır. Selâmete ermektir. Akıllı kişi sana bir şey söyledi mi, onu hemen yapmalı, isteğini yerine getirmelisin! Akıllı kişinin sana söylediğinin tersini yapacak olursan, bunun karşılığında eziyet görürsün. Akıllı olmayanla, emanete hıyânet edenle, hiçbir şekilde düşüp kalkmamalısın! Bu gibi insanlardan, tıpkı yırtıcı hayvanlardan korktuğun gibi korkmalısın!
Kötü insanlara, ona lâyık olmayanlara hikmeti vermeyin. Hikmete zulüm etmiş olursunuz. Onu ehline vermekten de kaçınmayın. Ehline zulüm etmiş olursunuz.
Öfke, şerrin anahtarıdır. Müminlerin en olgun olanı en güzel hûylu olanıdır. Halkla karıştın mı, iyilik edebileceğin kimselerle düşüp kalk! Hilim sahibi ol! Hilim sahibi olmak büyüklüktür, iyiliktir. Sertlik ise kötülüktür. Hilim sahibi olmak, iyilik, iyi hûy bir ülkeyi mamûr eder. Rızkı çoğaltır. «İhsânın karşılığı, ihsândır.» İyilikte bulunana iyilik et! Ancak iyilik edene iyilikle karşılık vermek, o iyiliğin tam karşılığı değildir. Üstelik, ilk iyilik edende kalır. Bir karşılık beklemeden önce sen iyilik et ki, üstünlük sende kalsın!
Tama’dan çekin! Tamahkâr olma! Başkasının elindekinde gözün olmasın! Tamahkârlık aşağılık olmanın anahtarıdır. Aklı bozar, insanlığı giderir. Şerefi kirletir. Bilgiyi yok eder.